Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Bu minyatür, Yunus’un yolculuğunu anlatan bir menkıbede çok daha fazlası; insanın kendi içindeki eksikliği fark edişinin sessiz bir haritası gibi duruyor. Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli’nin kapısına vardığında sırtında buğdayın ağırlığı, gönlünde açlığın adını bilmediği bir boşluk vardır. Kapıdan sorulan soru yalındır ama kader kadar keskindir: “Yunus, buğday mı istersin, himmet mi?” Yunus buğdayı seçer. Çünkü nefs, açlığı önce mideye öğretir; kalbi susturur, ruhu erteler. Bu minyatürdeki öküzler, toprağa sürülen emek kadar, insanın dünyaya bağlanan yanını taşır. Evler, köyler, akarsular… Hepsi dünyaya ait olanın düzenini fısıldar. Ama kuşlar boşuna gökte dönmez; onlar himmetin hatırlatmasıdır. Yunus yola düşer. Adım adım hafifleyen yük, içerde ağırlaşan bir pişmanlığa dönüşür. Anlar ki asıl açlık karnında değil, kalptedir. Buğday doyurur ama dönüştürmez. Himmet ise insanı kendine döndürür. Geri döndüğünde artık başka biridir Yunus. Kapı aynı kapıdır ama Yunus değişmiştir. İşte Mevlânâ’nın dediği gibi: “Dünle beraber gitti cancağızım, şimdi yeni şeyler söylemek lazım.” Bu minyatürde akan su, Bektaşi irfanının sürekliliğidir; Kuşların çokluğu, hakikatin tek renkte değil, çok sesli bir sır olduğunun işaretidir. Yunus’un başını öne eğişi teslimiyettir; Bilmenin değil, olmanın eşiğidir. Ve resim şunu fısıldar: Bu yol, buğdayla başlar ama buğdayda bitmez. Bu yol, insanın kendini seçmekten vazgeçip, Hak’ta erimeyi öğrenmesiyle tamamlanır. Yunus’un dönüşü, hepimizin dönüşüdür. Çünkü hepimiz önce buğday isteriz… Ama bir gün, kalbimiz acıkır.

Doç. Dr. Funda Koçer